Skip to content
  • https://www.youtube.com/c/SanatsalHareketler
  • https://www.instagram.com/sanatsaalhareketler/?hl=en

Sanatsal Hareketler

  • anasayfa
  • zemin
    • zemin
    • ekip
  • film & dizi
  • edebiyat
  • felsefe
  • sanat
  • müzik
  • dijital kültür
  • tiyatro
  • destek ol
  • deneysel
YouTube
  • Anasayfa
  • İncelemeler
  • Gerçek Çevre Bilinci, Psikososyal Etkiler ve Türkiye’de Çevre Yönetimi

Gerçek Çevre Bilinci, Psikososyal Etkiler ve Türkiye’de Çevre Yönetimi

Yazar: Şermin Gür
çevre-doğa-orman

Çevre, yalnızca bir fiziksel mekan değil, aynı zamanda insan zihninin ve toplumsal değerlerin bir yansımasıdır. Doğa ve toplum, birbirinden ayrı iki dünya gibi algılansa da, aslında birbirini şekillendiren etkilere sahiptir.

Doğa: Çevre ve İnsan Arasındaki Derin Bağlantı

Doğanın gücü toplumu, toplumun varlığı da doğayı doğrudan şekillendirmektedir. Çevre kavramı da bu etkileşimin bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla çevreyi yalnızca bir mekan veya sorun olarak görmek, onun derin anlamını göz ardı etmek demektir. Peki, biz çevreye nasıl bakıyoruz? Gerçekten bir doğa ile bir bütün olduğumuzun farkında mıyız? Toplumsal varlığımız ve şehirleşme bunun neresinde? Yoksa yalnızca kendimizi mi görüyoruz?

Alışkanlıkların Gücü: Bireyselden Toplumsala

Abram (1996), doğayla olan duyusal ve kültürel bağlarımızın, çevre bilincimizin temeli olduğunu savunmaktadır. Çevresel yıkım ve kirlilik, yalnızca doğayı değil, insanların ruh sağlığını da olumsuz etkilemektedir. Doğayla temas eden bireyler daha az stresli, daha mutlu ve daha sağlıklı bir yaşam sürdüğü bilinen bir gerçektir. O zaman doğayla içiçe bir yaşam döngüsü oluşturabilme fikri hiç de ütopik bir yaklaşım değildir.

Modern dünyamızda insanlar, günlük hayatlarında pek farkında olmasalar da çevreyle sürekli bir etkileşim içindedirler. Şehirleşme politikalarımız bunun en önemli temel faktörüdür. Alışkanlarımız elbette ki bireysel ve toplumsal olarak şekillenir ancak yönetimler tarafından üretilen çözümler de genellikle bu alışkanlıkları belirleyici ve önemli bir rol oynamaktadır.

Çöplerimizi doğrudan doğaya bırakmak, bir plastik şişeyi çöpe atmak ya da geri dönüştürmek, yaşam alanlarımızda elektrikli cihazları gereksiz yere açık bırakmak, doğaya karşı bir tercih değil, gelişen yaşam koşullarına paralel olarak ortaya çıkan bir alışkanlıktır. Burada dikkat çeken unsur; çevresel etkileşimler açısından, alışkanlarımız ve şehirleşme politikalarımız arasındaki paradoksun çevreyi bir yaşam alanı algısından çıkarması ve önümüze bir sorun olarak koymasıdır.  Günümüzde ise karşılaştığımız ekonomik ve sosyal gelişimler bu paradoksu ne yazık ki içinden çıkılamaz boyutlara taşımaktadır. Bu şekilde bir yaşam döngüsü oluşturmak Arne Næss’in (1973) ortaya koyduğu gibi, yüzeysel, insan odaklı ve kısa vadeli. sığ bir çevresel yaklaşımdır.

Ancak derin bir çevresel yaklaşım, doğanın içsel değerini kabul eder ve doğayla uyum içinde bir yaşamı zorunlu kılar Burada doğa, yalnızca bir kaynak değil, kendi başına bir varlıktır ve onun korunması insanlık için etik bir sorumluluktur. Devall ve Sessions (1985), derin çevresel yaklaşımı yalnızca bireysel farkındalık değil, toplumsal ve yönetimsel dönüşüm gerektiren bir paradigma olarak tanımlamaktadır. Derin ekoloji, bireysel alışkanlıkların ötesine geçerek sürdürülebilir bir şehir planlaması ve politika geliştirme gerektirir. Dolayısıyla bunlara bağlı dönüşen alışkanlıklar da bu çerçevede yeniden şekillenir. Temelinde doğayı referans alan bir şehir planlaması ve yönetimi, bireysel farkındalığını da bu yönde geliştirir. Dolayısıyla, doğa ve toplum yeterli ölçüde birbiri ile etkileşimde bulunur ve bu yeterlilik de kalıcı çözümleri ortaya çıkarır. Bu şekilde, şehirleşmenin odağındaki çevre kavramı da, sığ yaklaşımın aksine, tehlike boyutundan çıkarak yönetilebilen bir etkileşim alanına dönüşür.

Derin ve Sığ Çevresel Yaklaşımlar

Çevresel yaklaşımlar iki temel boyutta incelenebilir: Sığ ve Derin Yaklaşım. Sığ çevresel yaklaşım, basit bir anlatımla, genellikle insan odaklı, ekonomik ve ticari kaygılarla şekillenir. Örneğin, bir sanayi kuruluşunun üretim süreçlerinde çevreyi göz ardı ederek kar odaklı çalışması veya yeni bir tekstil ürününün ek çevresel maliyetleri düşünülmeden piyasaya sürülmesi gibi. Bir başka örnek de, çöplerin ayrıştırılmadan toplanması veya ayrıştırma sonrasında geri dönüşüm basamaklarının sonradan eklenmesi ancak bunun da yeterli kapasitede geliştirilememesi gibi. Dobson (1990), bu tür yaklaşımların çevresel yaklaşım bilincini yüzeysel bir seviyede bıraktığını belirtmektedir. 

Ancak derin çevresel yaklaşım, doğayı temel bir unsur olarak kabul eder. Derin yaklaşımda, çevre korunması bir tercih değil, bir zorunluluktur Şehirleşme ve sanayileşme, doğaya uyumlu ve sürdürülebilir çözümlerle gerçekleştirilmelidir. Derin yaklaşım, yalnızca bireysel farkındalıkla sınırlı kalmaz; hükümet politikaları, şehir planlaması ve bireylerin çevre bilincini kapsayan bir bütünlük sunar. Bu yaklaşım, sağlıklı ve güvenilir yerleşim alanları, etkin bir su ve atık su yönetimi, enerji verimliliği ve doğayla uyumlu şehirleşmeyi zorunlu kılar. Dolayısıyla şehir planlaması da bu basamakların hepsinin birebir ve etkin şekilde yönetimini kapsayan süreçler üretir ve taviz verilmeden döngüsel bir çerçevede gerçekleştirilmesini sağlar.

Ekolojizm İdeolojisi: Bir Gelecek Var mı?

Ekolojizm, çevreyi insan çıkarlarından bağımsız bir varlık olarak kabul eden ve doğanın korunmasını etik bir sorumluluk olarak gören bir ideolojidir. Ancak ekolojizm, sığ çevre yaklaşımı ve ekonomik çıkarların baskın olduğu modern dünyada genellikle göz ardı edilir. Özellikle sanayileşmenin ve kentleşmenin hızla ilerlediği Türkiye gibi ülkelerde, ekolojizm çoğu zaman bir ‘lüks’ veya ‘idealist’ bir yaklaşım olarak görülmektedir.

Dolayısıyla ekolojim bir ideoloji olarak siyasi hayattaki yerini, sığ bir yaklaşım olan çevrenin korunması için gerekli kanun ve hakların savunucusu rolü ile kazanmakta, aksine daha derin bir yaklaşımla doğa temelli ve döngüsel bir yaşam döngüsünü inşa edebilecek güçlü bir yönetimsel stratejiye dönüşememektedir. Dünya üzerindeki teknolojik gelişmelere paralel olarak ekonomik ve sosyal gelişmelerin de hızı arttıkça bu dönüşümün gerçekleşme ihtimali de neredeyse imkânsıza yakın görünmektedir.  Dolayısıyla çevresel yaklaşımlar günümüzde ancak sığ haliyle karşımıza çıkabilmekte, derin yaklaşımlar için global çözümler üretilemese de sivil toplum örgütlerinin desteğiyle doğa temelli çözümlerin kısmi uygulamalara da yer yer rastlanabilmektedir.

Türkiye’de Çevresel Uygulamalar: Mevzuat ve Gerçeklik Arasındaki Fark

Türkiye’de çevre politikaları, Çevre Kanunu ve ilgili yönetmeliklerle belirlenmiştir. Bu yönetmelikler, AB Çevre Müktesebatı ile uyumlu hale getirilmiş ve atık yönetimi, su kalitesi, hava kalitesi gibi birçok alanda standartlar belirlenmiştir. Ancak kağıt üzerindeki bu standartlar, uygulamada çoğu zaman hedeflenen etkiyi yaratamamaktadır. Çevre politikalarına göre Bakanlık ve bağlı taşra teşkilatları mevzuatın belirleyicisi ve denetleyen rolde bulunmakta olup, genel olarak mevzuatı uygulayan da yerel yönetimler ve sanayi kuruluşlarıdır.

Uygulayıcı Birimlerin Anahtar Rolü: Yeterlilik ve Vizyon Sorunu

Türkiye’deki çevre uygulamalarında en büyük zorluk, uygulayıcı birimlerin (belediyeler, yerel yönetimler, özel sektör) yeterliliğidir. Uygulayıcı birimlerden beklenen, yönetmeliklere uygun şekilde kapsayıcı proje ve planlamalar yapmak ve çevre bilinci ile yeterli donanıma sahip personeller tarafından bunların gerçekleştirilmesini sağlamaktır. Ancak mevcut durumda bu yeterlilik sorgulanmaya değer tablolar ortaya koymaktadır. Büyük şehirlerde karşılaşılan çevre sorunları bunların en belirgin örnekleridir.

Peki çevresel yaklaşımların buradaki etkisi nedir? Çevre mevzuatı genel olarak doğanın korunmasını hedef olarak gösterse de doğayı işgal konumunda uygulamalar üreten şehirler ve şehir politikaları maalesef bu hedeflere etkin şekilde yaklaşamamaktadır. Dünya üzerinde çevresel çözümler hem global hem de mikro ölçekte sığ bir zeminde geliştirildiği için maalesef Türkiye’deki yerel yönetim stratejileri de insan odaklı, yüzeysel ve kısa vadeli olarak kalmaktadır.

Daha basit anlatımla, mevzuatımızda şehirdeki su kaynaklarının yönetimi, suyun dağıtımı ve atık suyun arıtılarak geri kazanılması süreçleri, doğanın korunmasını temel alan bir döngü olarak karşımıza çıkıyor olsa da; uygulamada bu sürecin her bir adımı kendi pratiğiyle geliştirilmekte, bütüncül bir yaklaşımla kalıcı ve sürdürülebilir hale getirilememektedir. Suyun yönetilmesindeki her bir basamak birçok yönetmelikle denetleniyor olmasına rağmen, birçok etken dolayısıyla, uygulamalardaki aksaklıkların ağır bir tablo ile ve insan sağlığını tehdit eder vaziyette karşımıza çıkmakta olduğu görülmektedir. Örnek, Marmara denizindeki müsilaj problemi. O zaman kanuni yaptırımların etkin şekilde karşılık bulmadığı ortadadır. Yani özetle her bir basamakta aksayan süreçleri cezai yaptırımlarla kalıcı çözümlere teşvik etmek ne kadar gerçekçidir? Bu durumda uygulayıcının donanımı ve etkinliği doğru ve etkin şekilde hangi araçlarla kontrol edilmelidir?

Planlama, Uygulama ve Siyasi Manipülasyonun Ötesi

Uygulayıcı birimlerin etkin rolünü yerine getirememesinin temel nedenleri şöyle özetlenebilir:

  • Yetersiz Mali ve Teknik Kaynaklar: Belediyeler ve yerel yönetimler, çevre uygulamalarını etkin bir şekilde yerine getirebilmek için yeterli finansal ve teknolojik kaynağa sahip değildir.
  • Personel Yetersizliği:  Deneyimli ve ilgili birimlerdeki çevre bilinci yüksek personel eksikliği göze batmaktadır.
  • Plansızlık ve Yönetim Zafiyeti: Kısa vadeli çözümler, uzun vadeli sürdürülebilirlik hedeflerini gölgelemektedir.
  • Siyasi Manipülasyon: Çevre konusu, siyasi mecrada kısa vadeli bir araç olabilmekte, bu durum kalıcı çözümler için sürdürülebilir politikalara uyumu aksatmaktadır.
  • Toplumsal ve Psikososyal Etkiler: Bireysel farkındalık, çevre bilinci ve toplum sağlığının önceliklendirilmesindeki aksaklıklar göze batmaktadır. Örneğin; atık yönetimindeki aksaklıklar.

Çözüm Önerisi: Gerçekçi ve Uygulanabilir Yaklaşımlar

  • Denetim Mekanizmasının Güçlendirilmesi: Bağımsız denetim mekanizmaları oluşturulmalı ve denetimler şeffaf hale getirilmelidir.Ÿ
  • Eğitim ve Kapasite Geliştirme: Planlama birimlerinde ve uygulayıcı birimlerde çalışan personel özellikle mühendislik ve doğa temelli yaklaşımlar ölçeğinde düzenli eğitimlerden geçmeli ve çevre bilincine sahip olmalıdır.
  • Çevre Vergisinin Şeffaf Kullanımı ve Ek Kaynaklar: Çevre vergilerinin nasıl kullanıldığı kamuoyu ile paylaşılmalı ve bu fonlar yalnızca çevresel iyileştirme projelerine harcanmalıdır. Gerekirse farklı finans kaynakları yaratılmalıdır.
  • Siyasi Manipülasyonun Önüne Geçilmesi: Çevre politikaları, siyasi söylemlerle manipüle edilmemeli, çözümler doğa ve bilimsel temelli ve sürdürülebilir olmalıdır.
  • Halkın Katılımı ve Bilinçlendirilmesi: Vatandaşlar, çevresel karar alma süreçlerine katılmalı ve çevre bilinci geliştirilmelidir.
  • Çevre Yönetimi: Çevresel etkileri belirli ölçü üzerinde olan hizmetler ve uygulamalar belirli sınırlar çerçevesinde ayrı olarak yönetilmeli ve bunun için gerekirse yeni yönetişim mekanizması oluşturulmalıdır. 

Sonuç: Derinlemesine Çevre Bilinci ve Gerçekçi Çözümler

Çevre, yalnızca fiziksel bir gerçeklik değil, insanlığın manevi ve kültürel değerlerinin bir yansımasıdır. Derinlemesine çevre yaklaşımı, çevreyi yalnızca bir kaynak veya sorun olarak değil, yaşamın kendisi olarak görmeyi gerektirir. Bu nedenle, çevre politikaları ve uygulamaları yalnızca kanunlar ve yönetmeliklerle değil, toplumsal bilinç, eğitim ve şeffaflıkla desteklenmelidir. Çevre, siyasi bir araç değil, ortak geleceğimizin teminatıdır.

Yaşam alanı demek, yalnızca bir bina ve içinde yaşayan insanlardan ibaret değildir. Yaşam alanı demek, doğa ile birlikte; ağacıyla, kuşuyla, çiçeğiyle, böceğiyle, her şeyiyle bir yaşam demektir. Eğer doğaya ihtiyacımız olmasaydı, emeklilik hayalimizde deniz kenarında bir bahçe ile huzur bulmayı düşlemez, şehirlerin karmaşasından kaçmayı arzulamazdık. Çünkü insanın doğa ile doğuştan gelen bir bağı vardır.

Bu bağın göz ardı edilmesi, şehirlerde yaşayan bireylerin stresli, izole ve sağlıksız bir yaşam sürmesine neden olur. Derin çevresel yaklaşım, yalnızca ekolojik değil, aynı zamanda psikososyal bir iyilik halini de sağlar. David Abram’ın (1996) belirttiği gibi, doğa ile olan duyusal bağlantılarımız, sadece fiziksel değil, ruhsal sağlığımızı da etkiler.

Çevrenin Sonuç Bildirgesi: İnsanlık ve Yönetim Aynası

Çevre, insanlığın alışkanlıklarının ve değerlerinin bir sonuç bildirgesidir. Ormanların tükenmesi, denizlerin kirlenmesi veya hava kirliliği, yalnızca çevresel bir sorun değil, insanın kendine ve doğaya karşı tutumunun bir yansımasıdır. Ancak bu yansıma, yalnızca bireylerin değil, aynı zamanda yönetimlerin ve politikaların da bir yansımasıdır. Şehirleşme ve planlama politikaları, çevrenin korunması veya tahribatı üzerinde belirleyici bir rol oynar. Doğa ile uyumlu planlamalar ve sürdürülebilir şehirleşme, yalnızca bir ideal değil, bir zorunluluktur.

Türkiye’deki çevre mevzuatı her ne kadar kapsayıcı olsa da yerel uygulamalarda karşılığının etkin görülemediği durumlarda, sadece yaptırıma dayalı denetim mekanizmasının varlığı, çevre sorunlarına kalıcı çözümler üretilmesine yeterli katkıyı sağlayamamaktadır.

Bunun yerine uygulamaların ilk adımı olan proje ve planlamaların, derin çevresel yaklaşımlar ile bütüncül düzeyde etkin olacak şekilde oluşturulması ve yalnızca kâğıt üzerindeki güncel yeşil politikalar yerine doğaya uyumlu kalıcı ve estetik çözümlerin arttırılması hedeflenmelidir. Bu noktada özellikle gıda, su, ulaşım ve enerji gibi önemli yerel hizmetlerde, hem çevre hem de toplum sağlığı adına tam anlamıyla sağlıklı ve güvenilir bir yaşam döngüsü inşa edilmesi sağlanmalı, bunun için gerekirse yeni uygulama esasları ve bağımsız denetim olanakları da tekrar gözden geçirilmelidir. Yerel yönetimlerin yetersiz olduğu yerlerde, yetki mekanizması, bahsi geçen çerçevede yeniden değerlendirmeye alınmalıdır.

Abram’ın dediği gibi; doğayla olan duyusal ve kültürel bağlarımızın, çevre bilincimizin temeli olduğu gözetilerek, şehirleşmede öncelikler doğayı temel almalı ve doğanın canlı bir paçası olma odağından asla uzaklaşmamalıdır. Sonsöz;

Mutlu insan, mutlu çevre, yaşamın ta kendisidir..

Kaynakça

  • Næss, A. (1973). “The Shallow and the Deep, Long-Range Ecology Movement.” Inquiry.
  • Devall, B., & Sessions, G. (1985). “Deep Ecology: Living as if Nature Mattered.” Gibbs Smith.
  • Dobson, A. (1990). “Ekologism.”
  • Abram, D. (1996). “The Spell of the Sensuous: Perception and Language in a More-than-Human World.” Vintage.

Tags: Çevre ekoloji

Post navigation

Önceki Bir Köpek ve Bir Çocuk: Türler Arası Farklılıkların Yarattığı Dönüşüm
Sonraki Heidegger’e göre Varlık ile Görünüş: Warhol ve Evans Üzerinden Varlık Okuması

Son Yazılar

Jakob von Gunten Üzerine: Bir Şey Olmaktan Vazgeçmek 1

Jakob von Gunten Üzerine: Bir Şey Olmaktan Vazgeçmek

Orlando ve İnsan: Bir İnsan Kaç Hayat Yaşar? 2

Orlando ve İnsan: Bir İnsan Kaç Hayat Yaşar?

Trecento ve Hacim Duygusu 3

Trecento ve Hacim Duygusu

Simone Weil ve Dikkat Kavramının Bugünkü Anlamı 4

Simone Weil ve Dikkat Kavramının Bugünkü Anlamı

Flanör: Modern Şehirde Yürümek Neden Bir Düşünme Biçimine Dönüştü? 5

Flanör: Modern Şehirde Yürümek Neden Bir Düşünme Biçimine Dönüştü?

Her Şeyi Yarım Bırakma Hissi: Neden Tamamlanmışlık Duygusu Azaldı? 6

Her Şeyi Yarım Bırakma Hissi: Neden Tamamlanmışlık Duygusu Azaldı?

İlgili İçerikler

Jakob von Gunten Üzerine: Bir Şey Olmaktan Vazgeçmek

Jakob von Gunten Üzerine: Bir Şey Olmaktan Vazgeçmek

Orlando ve İnsan: Bir İnsan Kaç Hayat Yaşar?

Orlando ve İnsan: Bir İnsan Kaç Hayat Yaşar?

Simone Weil ve Dikkat Kavramının Bugünkü Anlamı

Simone Weil ve Dikkat Kavramının Bugünkü Anlamı

Flanör: Modern Şehirde Yürümek Neden Bir Düşünme Biçimine Dönüştü?

Flanör: Modern Şehirde Yürümek Neden Bir Düşünme Biçimine Dönüştü?

Her Şeyi Yarım Bırakma Hissi: Neden Tamamlanmışlık Duygusu Azaldı?

Her Şeyi Yarım Bırakma Hissi: Neden Tamamlanmışlık Duygusu Azaldı?

Aşağıdaki Pencere Tiyatro Oyunu: Bir Soğan, İki Domates ve Üç Biber

Aşağıdaki Pencere Tiyatro Oyunu: Bir Soğan, İki Domates ve Üç Biber

Sanatsal Hareketler Dijital Tasarımlar
Jakob von Gunten Üzerine: Bir Şey Olmaktan Vazgeçmek 1

Jakob von Gunten Üzerine: Bir Şey Olmaktan Vazgeçmek

Orlando ve İnsan: Bir İnsan Kaç Hayat Yaşar? 2

Orlando ve İnsan: Bir İnsan Kaç Hayat Yaşar?

Trecento ve Hacim Duygusu 3

Trecento ve Hacim Duygusu

Simone Weil ve Dikkat Kavramının Bugünkü Anlamı 4

Simone Weil ve Dikkat Kavramının Bugünkü Anlamı

Flanör: Modern Şehirde Yürümek Neden Bir Düşünme Biçimine Dönüştü? 5

Flanör: Modern Şehirde Yürümek Neden Bir Düşünme Biçimine Dönüştü?

Her Şeyi Yarım Bırakma Hissi: Neden Tamamlanmışlık Duygusu Azaldı? 6

Her Şeyi Yarım Bırakma Hissi: Neden Tamamlanmışlık Duygusu Azaldı?

Aşağıdaki Pencere Tiyatro Oyunu: Bir Soğan, İki Domates ve Üç Biber 7

Aşağıdaki Pencere Tiyatro Oyunu: Bir Soğan, İki Domates ve Üç Biber

Haber bülteni

Son Yazılar

  • Jakob von Gunten Üzerine: Bir Şey Olmaktan Vazgeçmek
  • Orlando ve İnsan: Bir İnsan Kaç Hayat Yaşar?
  • Trecento ve Hacim Duygusu
  • Simone Weil ve Dikkat Kavramının Bugünkü Anlamı
  • Flanör: Modern Şehirde Yürümek Neden Bir Düşünme Biçimine Dönüştü?

Öneriler

Jakob von Gunten Üzerine: Bir Şey Olmaktan Vazgeçmek

Jakob von Gunten Üzerine: Bir Şey Olmaktan Vazgeçmek

Orlando ve İnsan: Bir İnsan Kaç Hayat Yaşar?

Orlando ve İnsan: Bir İnsan Kaç Hayat Yaşar?

Trecento ve Hacim Duygusu

Trecento ve Hacim Duygusu

Simone Weil ve Dikkat Kavramının Bugünkü Anlamı

Simone Weil ve Dikkat Kavramının Bugünkü Anlamı

  • Kullanıcı Sözleşmesi
  • Bize Ulaşın

©SanatsalHareketler2026