Anlamı “ışıkla çizim” olan fotoğrafçılık sanatı, kimi için bir tutku, kimi içinse anıları saklayan bir zaman kapsülüdür. İrlanda Modern Sanat Müzesi, fotoğrafçılığı; bir görüntünün, ışığa duyarlı bir kamera aracılığıyla kaydedilmesi ya da dijital fotoğrafçılık kapsamında, dijital elektronik veya manyetik bir belleğe aktarılması süreci olarak tanımlar. Tanımı ne olursa olsun, fotoğrafın tarihsel işlevlerinden biri, dönemin Birleşik Krallık Kraliçesi Victoria’nın halk nezdinde azalan popülaritesini yeniden inşa etmede oynadığı belirleyici roldür. Bu yönüyle fotoğraf, yalnızca bir kayıt aracı değil, aynı zamanda modern monarşinin görsel temsili için güçlü bir stratejik araç haline gelmiştir.
Yeni Bir Devrin Kraliçesi
Tam adı Alexandrina Victoria olan Kraliçe Victoria, 18 Mayıs 1819 yılında dünyaya geldi. 18 yaşında kral amcası IV. William’ın meşru bir varisi olmadan vefat etmesi nedeniyle Birleşik Krallık Kraliçesi oldu. 64 yıllık tahtta kalma süresiyle Britanya tarihinde II. Elizabeth’ten sonra en uzun hükümdarlık yapan kişi olan Victoria, belki de öncellerinin ve ardıllarının görmediği, çoğu yönden kelimenin tam anlamıyla muhteşem bir dönemde kraliçe olmuştur. Sanayi Devrimi, gaz lambasının kullanılmaya başlanması, evlerde ampullerin yaygınlaşması ve bugünkü yazının da konusu olacak fotoğrafçılık sanatının başlangıcı Victoria Dönemi’nde gerçekleşmiştir.
Victoria’yı Endişelendiren Düşüş
Tahttaki ilk yıllarında belki de hiçbir hükümdarın sahip olmadığı bir popülariteye sahip olan Victoria ve eşi Albert, halkta artık kendilerine beslenen sevgi ve ilginin düşüşte olduğunu fark etti. Fransız Devrimi’yle başlayan monarşi karşıtı protestolar, Almanya başta olmak üzere birkaç ülkenin daha 1840’lı yıllarda çeşitli devrimler ve protestolar yapmasına neden olmuştu. Bu hareketlenmeler, İngiltere halkının monarşinin sembolik değerini ve işe yarayıp yaramadığını düşünmesine yol açtı. Zaten Sanayi Devrimi’nin yol açtığı sorunlarla boğuşan halk, Kıta Avrupası’ndaki hareketlenmelerle birlikte kraliyet ailesine besledikleri ilgiyi nefrete dönüştürmeye başladı.
Bunun farkına başta Prens Albert vardı. Kendisi yeniliklere çok açıktı ve Kıta Avrupası’ndaki gelişmeleri bizzat yakından takip ediyordu. Fransa’da monarşi çoktan yıkılmıştı, Bavyera Kralı da 1849’da tahttan indirilmişti. Sıranın eşine de geleceğinden endişelenen Albert, bir şeyler yapmanın tam zamanı olduğunu düşünüyordu. Yoksa her şey için çok geç olabilirdi.
İlk Çekilen Fotoğraflar
Aslında Victoria fotoğraf çektirmeye yabancı değildi. Güçlü ve otoriter bir Kraliçe Victoria yerine sevecen ve genç bir eş ve anne Victoria’yı vurgulayan portreleri çekilmişti. Fakat bunlar halka açık değildi ve sınırlı kişinin erişimine sahipti. Bu da halk ile hükümdar arasında soğukluğa ve insanların aklında umursamaz bir yönetici stereotipi oluşmasına yol açmaya başladı. Yukarıda bahsedilen devrimlerin yaygınlaşmasıyla da işler kızışmaya başlamadan Kraliçe Victoria, 1860 yılında kendisinin ve ailesinin portrelerinin kartvizit şeklinde halka sunulmasına onay verdi. İngiliz halkı ilk defa Kraliçelerinin fotoğraflarına sahip oldu ve birçoğu da Kraliçe’yi ilk kez gördü. Çok kısa sürede beklenenin çok üstünde ilgi toplandı. Victoria’nın ilk fotoğraflarını çeken John Jabez Edwin Mayall, 1861 yılında Buckingham Sarayı’na yeni fotoğrafların çekimi için çağrıldı.
Mayall’ın bu fotoğraflarının neden bu kadar ilgi topladığını ve neleri değiştirdiğini anlamak, 21. yüzyılın bize sunduğu olanaklarla zor bir hale geliyor. Fakat o dönemde insanlar hiç görmedikleri birini, sadece görenlerden ve görenleri dinleyenlerden duydukları bilgilerle kafalarında bir tasvir yaratmaya çalışıyordu. Bu uzaklık, bazı kesimlerin aslında kraliyet ailesinin gerçek bile olmadığını iddia eden propagandaları besliyordu. İşte kamera ve lensin realist gerçekliği, halkın Victoria ve ailesine beklenmedik bir sempati duymasına yol açtı.
Prens Albert’in Vefatıyla Kraliçe ve Fotoğrafçılık Sanatının Devamı
Prens Albert’ın 1842 yılında genç yaştaki ani ölümüyle hayatı başına yıkılan Victoria, bir daha tam anlamıyla asla toparlanamadı ve ölene kadar yas tuttu. Kendini kamu görevlerinden mümkün olduğu kadar geri çekti ve yasını belli etmek için sürekli siyah renkli kıyafetler giydi. Bu yüzden 1842 yılından sonraki fotoğraflarına baktığımızda Kraliçe’nin üzgün baktığını fark ederiz. Kraliçe eşini öyle çok sevmiştir ki, eşinin ölümünden sonra bile çoğu fotoğraf çekiminde eşi Albert’in büstünün yanında oturmuştur. Halk da Kraliçesinin acısına ortak olmak amacıyla onun eşinin büstüyle birlikte çekildiği fotoğraflardan satın alıp koleksiyon yapmıştır.
1876 yılında Hindistan İmparatoriçesi olan Victoria, artık portrelerinde farklı bir imaj göstermek zorundaydı. Kraliçelik ve İmparatoriçelik arasındaki o büyük statü farkını geçmişteki pozlarıyla ve bakışlarıyla veremeyeceğini çok iyi biliyordu. Dolayısıyla, İmparatoriçe unvanını aldıktan sonraki portrelerinde yas tutan bir kadın ile Hindistan İmparatoriçesi olmasıyla birlikte dünyanın yaklaşık %23’ünü yöneten bir kadını aynı anda gözükür: Yas kıyafeti giyip fildişi tahtında oturan bir İmparatoriçe.
O günden bugüne hem monarşide hem de fotoğrafçılık sanatında birçok şey değişip gelişse de fotoğrafın insanları kitlesel olarak yönetmesi ve ast-üst arasındaki ilişkiyi düzenlemesindeki rolü hiçbir zaman değişmedi.