Retorik bir soru olan başlığa bakmayın, herkes Fleabag dizisini sevmiyor. Tıpkı Matt Haig kitapları gibi “ya sev ya nefret” tarzında ikiye ayrılmış durumda Fleabag izleyen kitle. Bir kısım fazla samimi ve iyi iş diye yorumlarken, diğer kısım “overrated” olduğunu iddia ediyor. İtiraf ediyorum, ben aşırı seven taraftayım. O yüzden başlığı da “neden bu kadar seviyoruz” diye attım.
Fleabag Ne Anlatıyor?
Fleabag, İngiliz oyuncu, yazar ve yapımcı Phoebe Waller-Bridge’in imzasını taşıyan, komedi ile dram arasında gidip gelen özgün bir dizi. Waller-Bridge, projede yalnızca yaratıcı olarak değil, aynı zamanda senarist ve başrol oyuncusu olarak da yer alıyor. İlk kez 2016 yılında izleyiciyle buluşan dizi, toplam iki sezondan oluşuyor ve her sezon altı bölümden meydana geliyor.
Dizi daha ilk sahneden itibaren “dördüncü duvar” olarak adlandırılan anlatı sınırını yıkarak, izleyiciyi ortamın içine çekiyor. Dördüncü duvar aslında perdede sahne veya ekran ile izleyiciler arasındaki görünmeyen, soyut sınırdır. Tıpkı kitaplardaki tanrı anlatıcı gibi, sinemada da olayları hep dışarıdan izleriz. Ancak Fleabag bu algıyı kırıp, direkt kameranın içine bakarak izleyiciyle konuşuyor. Aslında bunu yapan ilk dizi değil tabii ki, başta The Office, Modern Family, Deadpool bunun en başarılı örnekleri. Çocukluğumuza gidecek olursak Bugs Bunny de ekrana dönüp bizimle konuşurken aynı şeyi yapıyordu aslında.
Başrolümüz –ki adını dizi boyunca öğrenemiyoruz. Londra’da yaşayan bir kafe işletmecisi. Fleabag’in sözlük Türkçe çevirisi de “pire torbası” demek. Aslında dizide verilen ilk mesaj da adından anlaşılacağı üzere çok net. Karşımızda 21. yüzyılın modern kadının sorunları var, başarılı değil, mutlu değil, uyuşuk ve alaycı. Hatta el kaldırıyorum; net kötü.
Peki böyle bir kadını neden seviyoruz?
Cevap çok basit. Çünkü gerçek, çünkü hayatımızdan biri. Hatta fazla uzağa gitmeyelim, bizden biri.
Sıkıldık artık değil mi cleangirl, mob wife vs. akımlardan. Bir ara hepimiz kablosuz kulaklığa geçtik, şimdilerde Bella Hadid gibi modeller kullanılıyor diye kablolu kulaklık moda oldu. Stanley termoslar herkesin elindeyken, şimdi hepimize mutfaktaki dolap kenarına kaldırılan fazlalık gibi geliyor. Fleabag işte bu noktada bir yerimize dokunuyor işte. Dikkat: Yazının bundan sonrası spoiler içermektedir.
Başlangıçta flashback’lerle görüyoruz ki Fleabag en yakın arkadaşıyla bir kafe işletmektedir, fakat aynı zamanda en yakın arkadaşının bir trafik kazası sonucu öldüğünü de öğreniyoruz. Arkadaş kaybı içimize dokunuyor, hayata tutunamamasının, başarılı olamamasının sebeplerine anlam yüklemeye çalışıyoruz. Bu yüzden de ona kızmıyoruz. Hatta tam aksine, hep akıllı ve düzgün bir hayat yaşayan ablasını çok resmî buluyoruz, ne var Fleabag gibi anı yaşasa. “Bu kadar ciddi olmaya ne gerek var canım” diyoruz. Hatta öyle ki Fleabag kredi görüşmesi için gittiği bankada sıcaktan bunaldığı için üstünü çıkarıp sutyeni ile kalınca dahi ona kızmıyoruz. Çünkü bizim kızımız da biraz çılgın.

Ancak yine flashback’lerle aslında en yakın arkadaşının ölümüne sebep olan olayın, kızın sevgilisiyle yatmış olduğundan kaynaklandığını öğreniyoruz. O zaman gerçekler yüzümüze çarpıyor. O zaman anlıyoruz, eğer -spesifik kötü bir karakteri canlandırmıyorsa- başroller her zaman melek gibi olmuyor.
Hayatın gerçeğini orada görüyoruz, hepimizin içindeki kötüyü, başarısızı gösteriyor işte. Yeni yıl hedeflerine başlıyoruz, temiz yemek yiyip, cilt bakımlarımızı aksatmamak için kendimize sözler veriyoruz. Sporu artık hayatımızdan hiç çıkarmayacağız zaten canım. Fakat bir hafta sonra ne oluyor? Hayatın gerçekleri sürdürülebilirliğimizi yok ediyor. Standart bir rutininiz varsa, çalışmak ya da bakım vermek zorundaysanız hayat sizin temiz içeriklerinizle ilgilenmiyor.
Bunu sürdürebilirsiniz pek tabii, ama gerçek hayat bu kadar da kolay değil. O yüzden makyajla uyuyan Fleabag’i görünce, bize samimi geliyor. O yüzden arkadaşının erkek arkadaşıyla sevişmesi, babasının evinden üvey annesine ait heykelciği çalması, ablasının adi ve pislik eşinin onu öpmesine rağmen bunu gizlemesi… Bütün bunlar bize insan olduğumuzu hatırlatıyor. Biz Fleabag’i sevmiyoruz, yaşıyoruz. Bizler kendi küçük hayatlarımızın Fleabag’iyiz.
Ve tabii ki hot priest. Evet küfür eden, içki içen ve seksi bir peder. İmkânsız kombonun birleşimi gibi. Zaten Fleabag’in en sıradan hâline rağmen, karşısına çıkan o adam da bize gerçeküstünü gösteriyor. 21. yüzyıl kadınına diyor ki, uyan güzelim, masal bitti. Seni öperek uyandıracak bir prens beklemene gerek yok. Aynı şekilde erkeklerin de kurtarıcı rolünü üstlenmesine gerek yok. Sizin de sırtınızdan ataerkil yapıyı alalım şöyle kenara.
Ve zaten Fleabag bize mutlu sonu da göstermiyor. Diziyi bu kadar sevmemizin bir diğer sebebi de belki bu. “Hot Priest ve Fleabag evlendiler ve mutlu bir şekilde yaşadılar”ı görmüyoruz. Onun yerine kız, “Seni seviyorum (I love you)” diyor. Peder de “Geçecek (It’ll pass)” diyor.
Her şey elinde sonunda geçerken, gerçekleri gözardı etmemiz beni üzüyor. Gerçek hayat toz pembe bir yer değil ama bunu böyle gösterenler sayesinde kendi benliğimizden gitgide uzaklaşıyoruz. Hikâyenin sonunda daha mutlu bir Fleabag görüyoruz belki ama derin yaralar almış, bir şeyleri yaşamış bir kadının mutlu zamanları. Clarissa P. Estés Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında der ki:
Bütün “hazır olmamalar”, bütün “zamana ihtiyacım var”lar anlaşılabilir, ama sadece kısa bir süre için. Gerçek şu ki, asla bir “tamamen hazır olma” söz konusu değildir, asla bir gerçekten “doğru zaman” yoktur. Bilinçdışına her inişte olduğu gibi, öyle bir zaman gelir ki, sadece en iyisi umularak burun sıkı sıkıya kapatılır ve en derin sulara atlanır.
Skincare’ine başlamak için nasıl doğru zaman yoksa, yaşadığın depresyondan çıkabilmen için de, beklemen gereken doğru bir zaman yok. Sanırım en çok da bu yüzden Fleabag’i seviyorum, kendimin en iyi hâli zırvalıklarındansa, kendimin olduğum hâlimi bana gösterdiği için. Mutlu sonlara bağımlı hâle getirmediği için.