Ehven-i şer, iki kötü seçenek arasında mecburî bir seçim yapmaya zorlandığınızda, daha az kötü olanı tercih etme hâlidir. Bu durumda insan, kendi nazarında en iyi seçenek olmasa da, kötünün iyisini seçmek zorunda kalır – ya da kendini buna ikna eder, ettirilir. Genellikle bu tür seçimler, ideal bir çözüm bulunamadığında, tarihin ilk dönemlerinden beri insanoğlunun hem en çok istediği hem de sonucuna katlanmaktan kaçınmak istediği “karar verici olma” halinin bir sancısı, uzantısıdır. Bu da, birçok ahlakî, kültürel ve kişisel değerin bir kenara itilerek, “karar verememe krizi”ni aşmak adına daha pratik ve işlevsel görülen bir tutumla kötünün iyisine yönelmek şeklinde ortaya çıkar.
Peki, kötünün iyisine razı olmak, sistemin sürekliliğine rıza göstermek değil midir? Dahası, kötünün iyisini seçtiğimizde gerçekten bir seçim yapmış mı oluruz? Eğer bu soruya “evet” yanıtını veriyorsak – ki birçok kişi böyle söyler– o zaman bu bizi, sürekli olarak “daha az kötü” olana razı olma döngüsüne dahil etmez mi!? Bu döngü, “en iyi ihtimalimizin” bile kötü olduğu bir gerçekliğe alışmamıza neden olur. Eğer bir durumun en kötü hali 10/10 kötülükteyse ve biz 9/10’luk kötülüğe razı oluyorsak, zamanla 9 da norm hâline gelir ve 8’e düşme ihtimali dahi ortadan kalkar. Böylece kötünün iyisi, yeni kötüye dönüşür. Başlangıçta pratik ve “rasyonel” gibi görünen ehven-i şer yaklaşımı, aslında kötülüğün sürekliliğini garanti altına alan bir araç hâline gelir. Yani bir tercihten çok, bir çaresizlik hâlidir, bu; bir yandan da sistemin devamlılığına zımni bir onaydır. Ve belki de bu yönüyle, yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir.
Bu durum, insanlık tarihinin en eski açmazlarından biri gibi duruyor. Hangi rejim altında yaşanırsa yaşansın, toplumlar çoğu zaman sistemin sahipleri ya da onlar adına çalışan rıza mühendisleri tarafından bu tür paradokslara mahkûm edilmiştir. Onların temel görevi, bireyin karar verdiğine ve bu yolla özgür olduğuna inanmasını sağlamaktır. Ancak o karar, çoktan çerçevelenmiş, yönlendirilmiş ve manipüle edilmiştir. Antonio Gramsci’nin hegemonya kuramında belirttiği gibi, egemenlik yalnızca zora değil, aynı zamanda rızaya da dayanır.
Bugünün dünyasında bu rıza, algoritmalarla, yapay zekâ destekli iletişim sistemleriyle daha sofistike biçimde üretilmektedir. Yapay zekâ ve algoritmalar, seçim faaliyet alanını çerçeveleyerek seçmene yalnızca sistemin “seçilebilir” ve “makul” bulduğu seçenekleri gösterir. İstenmeyen, sisteme aykırı olan radikal ya da kurulu düzeni sorgulayan fikirler, marjinalize edilir. Gerekirse güvenlik politikaları, korku unsuruyla birleştirilerek hap haline getirilir ve desteklemediğin kişi iktidara gelmesin diye, aslında hiçte benimsemediğin hatta neredeyse diğerinden hiçbir farkı olmayan adaya oy verir hale getirilinceye kadar sabah, öğle, akşam sosyal medyadan alman önerilir.
İnsanlık, tarih boyunca temel kaygıları olan barınma, beslenme ve güvenlik uğruna “vereme razı olmamak için sıtmaya razı gelmek” zorunda bırakılmıştır. Korkularla örülü bir düzen içerisinde, “daha az kötü” olanı tercih etmek, en azından “en kötü” olanın gelmesini önlemek gibi sunulur. Seçim dönemlerinde iki adayı da beğenmediğiniz halde, daha çok karşı olduğunuzun kazanmasını engellemek için diğerine oy verirsiniz. Böylece hiçbir zaman gerçekten desteklediğiniz biri iktidara gelmez; sadece istemediğinizi engellemeye çalışırsınız. Bu noktada, seçim hakkınızı kullandığınıza inandırılırsınız. Ama sonunda, bu sistemin parçası olmadığınızı düşünseniz bile, çıkan sonucun sorumluluğunu taşımak zorunda kalırsınız.
O hâlde soralım: Adayların çoğu zaman sistem tarafından belirlendiği, politikalarının bile merkezi stratejilerle şekillendiği bir düzende, biz seçimi tam olarak nerede yapıyoruz? Sürecin herhangi bir aşamasında, gerçekten bir etki gücümüz oluyor mu? Açıkçası ben kendi adıma konuşursam: bana hiçbir şey sorulmadı. Ne bir adayın belirlenmesinde ne de politikaların şekillenmesinde bir katkım oldu. Bu durumda “gerçekten” seçme hakkım olmadan, sonuca nasıl ortak sayılabilirim? Bu yüzden, bu paradoks içinde hangi tarafta yer alırsam alayım, kazananın zaferine sevinemem, kaybedenin hezimetine de üzülmem. Çünkü her iki sonuç da bana ait değil. O hâlde, bu sonucu doğuran ehven-i şer düzeni, sadece kötü seçenekler arasında sıkışmak değil; aynı zamanda iyinin imkânsız olduğuna dair bir inancın da inşasıdır.
İşte bu yüzden, çözüm, sistemin sunduğu seçeneklerden birini seçmek değil, sistemi sorgulamakla başlar. Gerçek bir tercih, yalnızca sunulanlar arasında birini seçmeyi reddederek henüz sunulmamış olanı da talep edebilmektir. Belki de asıl cesaret, kötünün iyisini değil, gerçekten iyi olanı istemektir. Kültürel ve zihinsel bir alışkanlığa dönüşen ehven-i şerci yaklaşım, zamanla toplumların daha iyiye dair hayal gücünü köreltir. “Böyle gelmiş, böyle gider” anlayışı toplumun ortak ülküsünü zedeleyerek bir boşvermişlik hali üretir ve bu da toplumun iyiliğini gözetmektense, bireysel çıkarlara odaklanan bir tükenişe neden olur. Toplumun ortak iyiden uzaklaşması, siyasal, ahlaki ve kültürel çöküşü de beraberinde getirir.