Caramel, Yönetmen: Nadine Labaki
Caramel, 2007 yapımı Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta geçen, sıcak bir “kız kardeşlik” filmi. Yüzeyde insanın içini ısıtan, sürprizleri olmayan, sakin ve dingin bir film gibi görünse de, derinliklerinde önemli mesajlar barındırıyor. Belki de böyle düşünmemin en büyük sebebi, filmi Nadine Labaki’nin yazıp yönetmiş ve başrolünde yer almış olması. Labaki’yi daha çok Capernaum ve Where Do We Go Now? filmlerinden tanıyoruz. Bu film belki de onun seyircisini ağlatmayan tek işi olabilir. Ama yine de, her zaman yaptığı gibi, Ortadoğu’da kadın olmanın ne kadar zor ve zahmetli olduğunu cesurca gözler önüne seriyor.
Filmin Konusu
Filmde ana karakterlerimiz beş farklı kadın. Her birinin hikâyesine, yaşadıklarına ve karakterine odaklanıyoruz. Fakat bence bir diğer ana karakter de güzelliğiyle başlı başına Lübnan. Filmin yayınlanmasının üzerinden 18 yıl geçmiş. Tıpkı İran gibi, Lübnan da bu süreçte tarihsel olarak geri gitmiş gibi görünüyor. Filmde, erkeklere kafa tutan, güçlü, evlenmeden önce partnerleriyle cinsel ilişki yaşayan, nasıl giyineceklerine kendileri karar veren kadınlar görüyoruz. Bu cesaretin arkasında, Lübnan’ın uzun yıllar Fransız sömürgesinde kalmış ve Fransız kültürüyle harmanlanmış bir yapısının olmasının da etkisi olabilir. Ancak çok değil, 2020 yılında Beyrut Limanı’nda meydana gelen büyük patlama ve İsrail’in Lübnan’ı işgali sonrası, özellikle kadınlar toplumda daha baskıcı rejimlerle karşılaştılar.

Bu nedenle Caramel, tıpkı Persepolis filminde İran’ın devrim öncesi ve sonrası yaşadığı dönüşümün gösterilmesi gibi, bize Lübnan’ın “önceki” halini gösteriyor.
Filmde Nadine Labaki, güzelliğiyle kendine bir parça torpil geçerek başrolde Layale karakterine hayat veriyor. Layale, iki arkadaşı Nisrine ve Rima ile birlikte bir kuaför salonunda çalışıyor. Devamı Spoiler içermektedir.
Layale, evli bir adamla yasak bir ilişki yaşamaktadır. Nisrine ise pek yakında evlenecek olmasına rağmen bakire değildir ve bunu muhafazakar bir aileye sahip nişanlısına söylememiştir. Rima, kadınlara ilgi duymaktadır. Jamale, kuaförün düzenli müşterisi ve oyuncu olmaya çalışan bir diğer kadın. Aynı zamanda eşinden boşanmış, iki çocuğuyla yalnız yaşayan ve yaşlanmaktan endişe duyan biridir. Rose ise kuaför salonunun karşısındaki evinde bunamış kardeşi Lili ile birlikte yaşamakta ve terzilik yapmaktadır.
Tüm bu kadınların ortak noktası da bu kuaför salonu. Kimisi orada çalışarak, kimisi müşterisi olarak, kimisi de Rose gibi kendine bakım yaptırmaya bile vakti olmadığından kuaför salonuna hiç uğramayarak ama hepsi de farklı farklı dertleriyle aynı mahallenin kadınları olarak bu dükkanda kesişiyor hayatları.
Filmde belki küçük bir detaydı ama insanın içine dokunan sahnelerden biri; Jamale’in menopoza girmeyi kabul etmediği için tuvalette hijyenik pede kırmızı boya dökerek kendi kendini bir yalana inandırmasıydı.
Ya da insanı etkileyen bir diğer sahne ise Layale’nin sevgilisinin eşine pedikür yapmak için evine gittiği andı. O an her şeyin yanlış olduğunu, canının yanacağını bile bile bu kadını görmek istemesi… İçinde yaşadığı çelişki, utanç ve merakın birbirine karıştığı bu an, “öteki kadın” olmanın ne denli yıpratıcı bir kimlik olduğunu yüzümüze çarpıyor. Layale’nin sessizliği, kadının iyi niyetli hali, her şey Layale’nin içindeki fırtınayı daha da derinleştiriyor. Belki de bu sahne, filmin en çıplak ve insanî yüzlerinden biri. Yanlış olduğunu bilmene rağmen kendine bile itiraf edemediğin duyguların içinde boğulmak gibi…
Film, yukarıda da bahsettiğim gibi, Lübnan’daki politik meselelere doğrudan değinmiyor. Tamamen bu beş kadının hayatı üzerinden “kadınlık” meselesini ele alıyor. Layale’nin yasak ilişkisi, Rose’un kardeşi nedeniyle kendi hayatını yaşayamaması… Hepsi de zamansız kadınlar, zamansız konular. Aslında bu kadınların yaşadığı her şey, hayatta sıkça karşımıza çıkan; kimi zaman bizim, kimi zamansa çevremizdeki kadınların yaşadığı sıradan ama derin olaylar. Filmde tüm “kadınlık hallerinden” bir şeyler bulabiliyoruz.
Bu beş kadın; çatışmalarıyla, kavgalarıyla ama en sonunda, son dönemde çokça konuşulan “kan bağı olmaksızın hissedilen kız kardeşlik” bağıyla bize önemli bir şey gösteriyor: Yanlış tercihler de yapsak, toplumun normlarına uymayan ilişkiler de yaşasak, ne olursa olsun birbirimizin arkasında duruyoruz. Filmdeki tabirle, birbirimize pedikür yapıyoruz ya da ağda şekerini karamellendirip sırtımızdaki yükleri birbirimizden koparıp alıyoruz. Çünkü kardeşlik tam olarak bu değil mi? Ne yapmış olursa olsun bir kadının yüzüne sırtını dönmeyip “yanındayım” diyebilmek… Çünkü kadın olarak doğmak – hele de Ortadoğu ülkelerinde – zaten hayata 1-0 yenik başlamak demekken, en azından kadınlar birbirini destekleyerek güç bulabiliyor.
Filmin sonunda yazan “Beyrut’uma…” notu, tıpkı Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da söylediği “yalnız ve güzel ülkeme” ithafı gibi, boğazıma bir yumru gibi oturdu. Ve son sahnede çalan şarkı: “Mreyte Ya Mreyte”… Nasıl bir şarkıdır bu böyle? Ninni gibi, bir masal dünyasının kapılarını aralıyormuşçasına otantik, oryantal bir melodi… Nadine`nin masalının kapısını tüm kadınlara aralıyor.