Görsel: Özge Acu (Tüm hakları Sanatsal Hareketler'e aittir.)
Büyülü gerçekçilik, gerçekle düş arasındaki sınır çizgisinin bilerek bulanıklaştırıldığı bir anlatı alanıdır. Wikipedia’nın “gerçekçi sanat akımlarında bulunmaması gereken sihirli ve mantık dışı ögeleri içeren sanat akımı” şeklindeki tanımı, bu derinliği yalnızca yüzeyden seyreder. Bu yazıda halihazırda internetin sunduğu literatürden oldukça kısa bahsedip benim dünyamdaki tanımı ve yerinden bahsedeceğim. Sizin dünyanıza yakınlaştığımı umarak…
Terimin Peşine Düşmek: Almanya’dan Latin Amerika’ya
Büyülü gerçekçilik terimi ilk kez ve resmî olarak Almanya’da ortaya atılmıştır. Evet, itiraf edeyim, ben de böylesine sıcak ve düşsel bir kavramın Almanya’dan çıkmış olmasına şaşırmıştım. Terimi kullanan kişi, Alman sanat eleştirmeni Franz Roh’dur. Roh, bu ifadeyi tabloları yorumlarken, resim sanatı bağlamında dile getirmiştir. Görsel sanatlarda kendini gösteren bu yaklaşım, ilerleyen yıllarda Massimo Bontempelli aracılığıyla edebiyata da taşınmıştır.
Bugün baktığımızda, büyülü gerçekçilik akımının izlerine sanatın neredeyse tüm dallarında rastlamak mümkündür. Ancak unutmamak gerekir ki, literatürde ilk geçen isimler her zaman o fikri ilk hayata geçirenler olmayabilir. Örneğin, Novalis mahlasını kullanan erken dönem Alman romantik şair ve düşünür Georg Philipp Friedrich von Hardenberg, Franz Roh’dan çok daha önce, 18. yüzyılın sonlarında, büyülü gerçekçi bir kişiden söz eder. Bu tarihsel gönderme, kavramın bilinçdışında daha eski bir sezgisel temele dayandığını düşündürür.
Maggie Ann Bowers, Magic(al) Realism adlı kitabında büyülü gerçekçiliği üç temel döneme ayırır:
- 1920’ler Almanyası – Kavramsal doğuş (Franz Roh)
- 1940’lar Orta Amerikası – Edebi devrim (Alejo Carpentier)
- 1955 sonrası Latin Amerika – Küresel yayılım (elbette Gabriel García Márquez sayesinde)
Bu sınıflamaya burada yalnızca kavramın doğuşunu, gelişimini ve dünya çapındaki yayılımını kısaca özetlemek amacıyla değiniyorum.
Bir kavramı tam olarak anlamak istiyorsak, onun doğduğu ve geliştiği toprakların tarihsel bağlamını da göz önünde bulundurmak gerekir. Şimdilik bu tarihlere ayrıntılı biçimde inmeyeceğiz, ancak savaş, soykırım ve etnik baskı gibi tarihsel travmalarla yüzleşmiş toplumların, sanatın bu özel formunu neden bir karşı duruş biçimi olarak benimsediklerini anlamak için bu bağlama kısaca da olsa değinmem gerekti.
Benim İçin Büyülü Gerçekçilik
Şimdi, benden 100 yıl önce doğmuş olmanın avantajı ile terimi ilk kullanan Franz Roh’ u bir kenara bırakıp büyülü gerçekçiliğin benim, içinden bir milenyum geçen ömrümde ne ifade ettiğinden bahsedeceğim.
Büyülü gerçekçilik, gündelik hayatın içindeki çatlaklardan sızan olağanüstünün kulağımıza “hişt” demesiyle kendini gösterir. Bu olağanüstülük, gerçekliğin kendisini umarsızca eğip büken ama asla kırmayan güçtür. Ne tamamen bir düş, ne de sadece çıplak gerçek, ikisinin arasında bir eşik yeridir. Benim için büyülü gerçekçilik, insanların “olmaz” dediği şeylerin, çoktan olmuş gibi anlatıldığı bir anlatı tavrıdır. Rüyayla uyanıklığın, çocuklukla yetişkinliğin, yaşayanla ötekinin birbirine karıştığı, ama kimsenin bunu garipsemediği bir dildir.
Burada nesneler hafifçe delirir, bir ince belli çay bardağı sizinle sohbet eder, durduk yere altın varaklı bir aynadan küfür yersiniz, bir kuş altınızdan uçar. Ama siz bunları yadırgamadan hayatınıza devam edersiniz. Ölüler türkü söyler, çocuklar geleceği bilir, saatler iç çeker, duvarlar dedikodunuzu yapar ve biz, bu tuhaflıklara omuz silkeriz, çünkü gerçek dediğimiz şey zaten o kadar da sağlam bir yapı değildir. Peki körü körüne bağlandığımız bu gerçek ne zaman zarar görür? Dünya tarihi bize bunun cevabını verir; savaş, afet, kıtlık, soykırım… Sıradan olan sarsıldığında sıradışı olanı görür, gerçekliğimizin içindeki gerçek dışılığı fark ederiz. Bu farkındalık bizi, gerçeği artık bütünüyle görmeye ve onunla baş edebilmenin yollarını keşfetmeye doğru yönlendirir.
Olanı Biteni Anlatmanın Binlerce Yolu
Bilimkurgu- fantastik ve büyülü gerçekçi türleri kaçış edebiyatı olarak nitelendiren kesimler vardır. Bilim Kurgu- Fantastik edebiyat bayrağını kadın başına sırtlanan Ursula Le Guin kitaplarında sıkça bu görüşü niçin reddettiğinden bahseder. Bu nedenlerin detaylarına burada girmeyeceğim ama naçizane bu türlerin bir kaçış edebiyatı değil, aksine bir ‘üzerine yürüme edebiyatı’ olarak nitelendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Olanı biteni olduğu gibi anlatmanın tek bir yolu vardır ama yalnızca anlatmanın ise binlerce yolu vardır. Sanat bu anlatışın sesidir ve bu sesin doğru ve tek olan bir yolu yoktur. Gerçeklik içinde kendi absürdlüğünü barındırır. Büyülü gerçekçiliğin büyüsü, o absürtlüğü görerek gerçeğin bütününe şahit olmaktır. Bilinç ve bilinçaltının aynı kaleme sarıldığı bu yazın türü kağıt üzerinde sınırsızlık imkanı tanır. Ve en önemlisi hakları görmezlikten gelinen toplumların, gücü tek merkezde toplayan düzenlere karşı çıkardığı seslere çeşitlilik verir.
Büyülü gerçekçilik teriminin edebi türdeki en yaygın örneği Gabriel Garcia Marquez’in kaleminden çıkan Yüzyıllık Yalnızlık romanıdır. Marquez büyülü gerçekçiliği bu anlamda bir araç olarak kullanmıştır. Mehmet Fikret Arargüç, Büyülü Gerçekçilik isimli kitabında şu şekilde ifade eder; Büyülü Gerçekçilik, kolonyal geçmişe sahip latin amerikalıların kendilerine dayatılan kimlikten silkinip, kendilerine özgü bir kimlik arayışını ifade etmeye çalışırken kullandıkları araçlardan biridir.
Yeryüzündeki en az 300.000 yıllık serüvenimizde av hayvanlarını saymazsak peşinde koştuğumuz mana arayışında bizi bütüncül gerçekliğe ulaştıracak kaldırım taşlarından biri de büyülü gerçekçiliktir. İsimlerini saydığım ya da sayamadığım kült eserleri bu farkındalıkla tekrar ele almanız ve hatta kendi büyülü gerçekçiliğinizi yaratmak için kalemi elinize almanız bu yazının içindeki gizli emeldir, evet artık gizli değildir…
Kaynakça
Bowers, Maggie Ann (2004). Magic(al) Realism, New York: The New Critical Idiom.
Arargüç, M. Fikret. Büyülü Gerçekçilik ve Louis de Berniéres’nin Latin Amerika Üçlemesi, Çizgi kitabevi, Konya, 2016