The Substance, Coralie Fargeat
Coralie Fargeat’ın The Substance filmi, seyirciyi koltuğunda huzursuz eden o garip karışımı yakalıyor: tiksinti ile heyecan arasında gidip gelen bir his. Demi Moore’un yıllardır saklı kalan sinema enerjisini büyük bir bir cesaretle ortaya koyuyor ve sektörün çirkin dünyasına tanıklık ediyorsunuz.
Kadın bedeni, yaşlanma korkusu, gençlik takıntısı ve sektörün iki yüzlü doğası… Bunlar Hollywood’un her zaman bildiği ama konuşmaktan kaçındığı meselelerdi. The Substance, bu sessizliği parçalayarak kendini duyuruyor. Ancak bu filmde beni rahatsız eden şey çok fazla “hedef kitle”ye yönelik çalışmalar yapılmış olması, çok fazla filmin sonucu öncesinde düşünülerek ancak bunu da saklamaya çalışarak hareket edilmiş olması. Bu “this is a book” olarak tarif edebileceğim yapı, filmin derinliğini ve ana meselesini tamamen ortadan kaldırmış durumda.
Film salt bir “feminist manifesto” olarak okunamayacak kadar da çelişkilerle dolu. Evet, kadın bedeni üzerindeki baskıyı kan ve et metaforlarıyla görünür kılıyor. Ama öte yandan, groteskin sınırlarında gezinirken ve bir ironi adı altında bunu sunarken bazen kendi eleştirdiği şeyi yeniden üretmeye başlıyor. İzleyiciye sorulabilecek en samimi soru şu: Biz bu dehşeti izlerken gerçekten patriyarkanın maskesini mi düşürüyoruz, yoksa başka bir biçimde onun seyir zevkini mi sürdürüyoruz? Yazının devamı spoiler içermektedir.
The Substance ne anlatıyor?
The Substance, Demi Moore’un canlandırdığı eski televizyon yıldızı Elizabeth Sparkle etrafında şekilleniyor. Sparkle, yıllar geçtikçe seyirci gözünden düşmüş, artık genç ve “parlak” olmayan bir kadın. Kariyerinin sonuna geldiğini fark ettiğinde, gençliğini ve görünürlüğünü geri kazanmak için karanlık bir teklifle karşılaşıyor: The Substance adı verilen gizemli bir serum.
Bu serum, Elizabeth’e kendisinin genç ve kusursuz bir versiyonunu, Sue (Margaret Qualley), yaratma imkânı veriyor. Ancak bedeli ağır: iki beden aynı hayatı paylaşamaz. Birinin parlaması için diğerinin geri çekilmesi gerekir. Genç Sue, hızla toplumsal ilgiyi, şöhreti ve arzu nesnesi olmayı ele geçirirken, Elizabeth giderek yok sayılan, çürüyen; kenara itilmiş bir varlığa dönüşür.
Film tam da bu çatışma üzerine kurulu: gençlik ile yaşlılık, arzulanabilir beden ile görünmez beden, kusursuz güzellik ile çürüme arasındaki savaş. Ve bu savaş yalnızca kişisel bir trajedi değil, aynı zamanda kapitalist toplumun kadına dayattığı estetik şiddetin kanlı bir alegorisi olarak sunuluyor.
Beden, Yaşlanma ve Görünmezlik
The Substance, en temelde bir “beden filmi.” Ama yalnızca kanlı bir “body horror” olmaktan çok, toplumsal belleğin kadına biçtiği rollerin korku janrında yeniden beden bulmuş hali. Film, yaşlanmayı sadece biyolojik bir süreç olarak değil, kültürel ve politik bir damga olarak gösteriyor. Demi Moore’un canlandırdığı Elizabeth Sparkle karakteri, aslında Hollywood’un kolektif bilinçdışında saklı duran o “eskimiş yıldız” korkusunun ete kemiğe bürünmüş hali.
Burada Fargeat’ın kamerası, kadın bedenini ikiye bölüyor: genç ve arzulanabilir olan ile “yaşlanmış” ve unutulmaya mahkûm edilen. Bu ikilik, Margaret Qualley’nin genç bedeniyle Moore’un yılların izlerini taşıyan bedeni arasında bir kontrast yaratıyor. Tabii burada gerçekten “yaşlı görünen” biri tercih edilmemesi de ayrı bir konu… Toplumun dayattığı bir öğrenilmiş anlayışa karşılık, kadının (Elizabeth’in) kendini öyle görmeye başlamasını vermek için diyebiliriz.
Kapitalizmin ve medya endüstrisinin, kadın bedenini yalnızca tüketim nesnesi olduğu sürece görünür kılmaya çalışması verilmiş olsa da işleniş biçimi olarak Sue karakteri üzerinden yaratılmaya çalışılan ve her fırsatta gösterilen ironi oldukça derinliksiz işlenmiş durumda.
Hedef Kitle Stratejisi ve Derinlik Sorunu
The Substance, yüzeyde feminist beden politikasını merkezine alan radikal bir manifesto gibi görünse de, derinlemesine incelendiğinde filmin yapısında belirgin bir stratejik hesaplılık hissediliyor. Sue karakterinin parlatılmış bedeni, her fırsatta izleyicinin gözüne sokulan bir ironi olarak sunulur. Ancak bu ironi, kavramsal açıdan kendi ağırlığını taşıyamamakta, içi boş, yetersiz ve çoğu kez gereksiz bir tekrara düşüyor. Böylece film, kendi politik jestini estetik bir yeniden üretime indirgemeye başlıyor.
Bu durum, aslında çağdaş festival sinemasının yapısal dinamikleriyle ilişkili. Filmin adeta önceden şu sorular etrafında inşa edildiği izlenimi doğuyor: “Bir film nasıl çekilirse arthouse çevrelerinde konuşulur? Nasıl çekilirse feminist bir manifesto gibi algılanır? Nasıl çekilirse Cannes’da ödüllendirilir?” Buradaki hesaplılık, filmin yaratıcı risk alma kapasitesini sınırlayarak onu bir “ürün”e dönüştürür. Kurgunun ve temaların paketlenişi, sanki önceden yazılmış bir “festival kılavuzu”ndan çıkmış gibidir.
Bu nedenle film, seyirciye sahici bir sorgulama alanı açmak yerine, festival politikalarının önceden öngördüğü şok estetiği, grotesk beden imgeleri ve feminist jargonun birleşiminden ibaret bir deneyim sunar. Ben bunu “this is a book” diye tarif ediyorum. Bu yapı, satır araları önceden hesaplanmış, hangi sahnede hangi etki yaratılacağı belirlenmiş, sürprizi olmayan bir kitap gibi. Bu planlılık, filmin derinliğini ortadan kaldırdığı gibi, politik iddiasını da steril bir “hedef kitle stratejisi”ne hapsediyor.
Bir diğer önemli nokta, filmin grotesk estetiği. Kan, irin, parçalanmış et… Bunlar sadece salt şok etkisi yaratmak için kullanılmıyor elbette, kadın bedenine dayatılan “kusursuzluk” idealiyle oynuyor. Güzellik mitinin altında yatan çürümeyi, kelimenin tam anlamıyla görünür kılıyor. Yine de burada çelişki doğuyor: Film, eleştirdiği estetiği tekrar etmekten de kaçamıyor. Özellikle Sue’nin neredeyse plastik kusursuzluğa sahip görüntüsü, “ideal beden”in tekrar fetişleştirilmesi riskini taşıyor.
Teknik Estetik ve Sinematografi
Coralie Fargeat’ın kamerası, klasik bir “body horror” estetiğini günümüzün dijital dünyasına uyarlıyor. Filmde kullanılan pratik efektler, yaklaşık 21 bin litre sahte kan, neredeyse bir görsel deneyin parçası gibi. Bu aşırılık, filmin grotesk ve abartılı yapısını güçlendiriyor. Seyirciye yalnızca kanlı bir dehşet sunmakla kalmıyor aynı zamanda şunu söylüyor: “Bakın, toplumun gençlik ve güzellik saplantısı işte bu kadar vahşi bir yıkıma dönüşebilir.”
Sinematografi, yüksek kontrastlı ışıklarla bedenin her kırışığını, her çatlağını, her fazlalığını gözümüze sokuyor. Dijital filtrelerle pürüzsüzleştirilen yüzlerin, Instagram estetiğinin tam karşısında duran bir sinematografi… Burada kamera, kadrajın steril dünyasını kirletiyor; gölgenin ve çürümenin estetiğini kuruyor. Bir kadın bedeninin hikâyesinden çok daha fazlasını söylüyor: toplumun kendini aynada görmeye cesaret edemediği yüzünü gösteriyor.
Ancak bazı sahnelerde groteskin abartısı, anlatının ritmini bozuyor, seyirciyi “anlamaktan çok dayanma” noktasına itiyor. Bir noktadan sonra şiddet ve çürüme öylesine baskınlaşıyor ki, dramatik yoğunluğu ikinci plana atabiliyor. Yani, estetik bazen kendi ağırlığı altında eziliyor.
Filmin ödül yolculuğuna baktığımızda Cannes’da En İyi Senaryo Ödülü, Akademi’de ise Makyaj ve Saç Tasarımı dalında Oscar aldı. Demi Moore ise Altın Küre ve SAG adaylıkları elde etti. Ve daha birçok ödül… Bununla birlikte, film her yönüyle oldukça eleştirildi.
Güçlü Yönler
1. Demi Moore’un geri dönüşü
Filmin en çok konuşulan yanı kuşkusuz Demi Moore’un performansı. Yıllardır büyük rollerde görmediğimiz Moore, burada yalnızca oyunculuk anlamında değil, kendi bedenini sinema tarihine yeniden yazma cesaretiyle de öne çıkıyor.
2. Sue karakterinin “kusursuz” bedeniyle kurulan karşıtlık
Sue karakterinin gençliği ve “kusursuzluğu”, filmin rahatsız edici kontrastını yaratıyor. Buradaki etki yalnızca estetik değil, politik de: Seyirci, genç bedenin nasıl otomatik olarak arzunun, görünürlüğün ve değerin merkezi haline getirildiğini çok açık görüyor. Bu karşıtlık filmin en sert feminist eleştirisini besliyor.
3. Feminist beden politikası
Film, yaşlanmayı bir kayıp ya da hastalık gibi sunan kültürel anlatılara doğrudan saldırıyor. “Yaşlanmak = görünmez olmak” denklemine kanlı bir cevap veriyor. Özellikle grotesk estetiğin kullanımıyla, pürüzsüzlük mitinin altındaki çürüme ve şiddet ifşa ediliyor.
4. Cesur estetik tavır
Fargeat’ın yönetimi, seyirciyi sürekli sınırda tutuyor: hem iğrençlik hem büyülenme hissi yaratıyor. Bu, kolay bir tercih değil. Çoğu film bu kadar yoğun kan, irin ve parçalanma gösterdiğinde yalnızca “exploitation” kategorisine düşerdi. The Substance ise bunu politik bir araç haline getirebilmiş olmasıyla öne çıkıyor.
5. Kültürel yankı
Film, gösterildiği ilk andan itibaren hem eleştirmenlerde hem de izleyicilerde geniş tartışmalar yarattı. Cannes’da aldığı ödüller, Akademi’deki başarısı ve medyadaki yankısı, filmin yalnızca bir “korku filmi” değil, toplumsal bir tartışma alanı açtığını gösteriyor.
Zayıf Yönler ve Olumsuzluklar
1. Groteskin aşırılığı
Filmin en büyük gücü aynı zamanda en zayıf noktası haline geliyor. 21 bin litre sahte kan, parçalanan bedenler, çürüyen et görüntüleri… Evet, bunlar tematik açıdan bir mesaj taşıyor; ama seyircinin bir kısmı için bu kadar yoğun grotesk yalnızca bir “şok gösterisi”ne dönüşüyor. Yani, film politik bir eleştiri sunmak isterken, kimi anlarda kendi estetik aşırılığına esir düşüyor.
2. Eleştirisini yeniden üretme riski
Film, kadın bedenine dayatılan gençlik ve kusursuzluk mitini yerle bir etmeye çalışıyor. Ama Sue karakteri neredeyse plastik gibi kusursuz gösterilen bedeni, başka bir açıdan bu miti yeniden üretiyor. Kamera onun pürüzsüzlüğüne öyle bir tutkuyla bakıyor ki, eleştirdiği şeyi yeniden üretiyor.
3. Dramatik yoğunluğun gölgelenmesi
Elizabeth Sparkle’ın içsel çöküşü, hikâyenin duygusal omurgası olmalıydı. Fakat film, grotesk efektlere ve görsel aşırılığa o kadar yükleniyor ki, karakterin trajedisi kimi sahnelerde ikinci plana itiliyor. Seyirci, Sparkle’ın psikolojik derinliğini tam kavrayamadan görsel dehşetin bombardımanına maruz kalıyor.
4. Ritm sorunu
Film, başlarda güçlü bir gerilim ve metaforik yoğunluk kurarken, ikinci yarıda kendini tekrar etmeye başlıyor. Sürekli artan şiddet dozu, bir süre sonra dramatik inandırıcılıktan çok “dayanıklılık testi”ne dönüşüyor. Bu da filmin finaline doğru etkiyi zayıflatıyor.
5. Tek yönlü bakış
The Substance, feminist beden eleştirisi açısından çok güçlü bir çerçeve sunuyor. Ancak bazı eleştirmenlere göre film, meseleyi yalnızca kadın bedenine indirgerken yaşlanmanın daha geniş toplumsal boyutlarını ve yaşlanmanın direkt kendisini, erkek bedeni, sınıfsal farklılıklar ya da kültürel çeşitlilik bazında fazla tartışmıyor. Bu durum filmi, sınırlı bir alan içinde tutuyor.
Neden Önemli, Neden Kusursuz Değil?
The Substance, yalnızca bir korku filmi değil, Hollywood’un kadın bedeniyle kurduğu ilişkiye açılmış kanlı bir parantez. Fargeat, grotesk estetiği kullanarak yaşlanmayı bir kayıp değil, bir yüzleşme alanı olarak gösteriyor.
Film, hem heyecanlı hem de rahatsız edici bir deneyim. Kimi izleyici için cesur bir feminist manifesto, kimileri içinse groteskin cazibesine kapılmış bir “şok sineması.” Ancak kusurlarıyla birlikte, sinema tarihine yalnızca teknik başarılarıyla değil, açtığı tartışmalarla da kazınacak gibi duruyor.