Görsel: Özge Acu (Tüm hakları Sanatsal Hareketler'e aittir.)
Bazı şeyler sadece güzel oldukları için değil, bir gün biteceklerini bildiğimiz için güzeldir. Bunu tam olarak anlatan bir kelime var Japonca’da: mono no aware. Kelime kelime çevirince çok sade duruyor aslında: “Şeylerin farkındalığı.” Ama öyle bir farkındalık ki bu, sadece düşünsel değil, duygusal, dokunaklı, hatta biraz da iç burkucu.
Bir yaprağın yavaşça yere düşmesini izlerken hissedilen o sessiz hüzün… Ya da bir yaz akşamının sonuna yaklaşırken havadaki o anlaşılmaz ağırlık. Güzelliğin sonlu olduğunu fark etmek, tam da bu yüzden kıymetli olduğunu bilmek…
Japon edebiyatında ve sanatında çok sık karşımıza çıkar bu his. Görkemli, parıltılı bir estetik anlayıştan çok uzak. Tam tersine: geçici olanı yüceltir, solmaya yüz tutmuş olanı sever, bitmeye yaklaşanı kabullenir. Çünkü onlar, hâlâ bizimle olduğu için güzeldir. Ve birazdan olmayacakları için daha da güzel. Mono no aware, bir şeyin “eksik” ya da “bitmiş” olmasıyla değil, tam da o anda, orada, ama kısa bir süreliğine bizimle olmasıyla ilgilenir.
Geçicilikle Barışmak
Mono no aware’in belki de en çarpıcı tarafı şu: bize, kalıcılık arayışının aslında ne kadar yorucu olduğunu hatırlatıyor. Batı düşüncesinde güzellik çoğu zaman “mükemmel olanla”, “bozulmayanla” özdeşleştirilmiştir. Oysa mono no aware’e göre bir şeyin en güzel olduğu an, en kırılgan olduğu andır. Çünkü o an geçer, gözümüzün önünde değişir ve gider. Kalmak istemez. Ve biz de onu tutamayız. Sadece fark ederiz.
Bu fark etme hâli pasif bir duygu değil. Aksine, insanı hayata yaklaştıran bir bilinç şekli. Japon bahçelerindeki solgun yapraklar, çay seremonisindeki duraksamalar ya da bir haiku’nun üç satıra sığdırdığı mevsim geçişleri… Hepsi, bu duyarlılığın bir parçası.
Güzellik; yoğun, hızlı, iddialı bir şey değil burada. Aksine, çok azla yetinebilen, kendi zamanını bilen ve gitmeye hazır bir hâl.
Ve belki de bu yüzden mono no aware, sadece estetik bir kavram değil, varoluşla ilgili çok sade ama çok derin bir sezgi. Biz her şeyi saklamak, sabitlemek, korumak isterken; o, “kaybetmeye hazır olmak” gibi incelikli bir cesareti öneriyor. Çünkü her şey bir gün gidecek. Ama gitmeden önce, eğer dikkat edersek, biz orada olacağız. O anın tanığı.
Günümüz Dünyasında Mono no Aware: Kaybolan Anın Farkına Varmak
Bugün yaşadığımız dünyada neredeyse her şey hızla geçip gidiyor. Bildirimler, videolar, konuşmalar, mevsimler, ilişkiler… Üstelik geçtiklerinin bile farkına varmadan. Zaman adeta bir akış değil, bir tüketim nesnesi hâline gelmiş gibi. Ne hissettiğimizi tam anlayamadan bir sonraki ana geçiyoruz. İşte böyle bir çağda, mono no aware neredeyse bir direniş gibi okunabilir: “Dur, bak, hisset, geçmesine izin ver.”
Bu kavrayış, bize geçicilikten korkmamayı öğretiyor. Hatta geçiciliğin, şeylerin içindeki asıl anlamı taşıyan şey olduğunu. Günümüzün yaygın kaygısı olan “anı kaçırıyorum” hissi bile, aslında bu kavrayışla yer değiştirebilir. Çünkü mono no aware, her şeyin zaten gelip geçici olduğunu kabul ettiğinde, anı yakalamak değil, anın geçmesine eşlik etmek gibi bir bakış öneriyor.
Bu kavramı sadece estetik ya da felsefi bir mesele olarak değil, bir yaşama biçimi olarak da düşünebiliriz. Çok şey istemeden, her şeyin bitmesini beklemeden, yaşadığın anda kalarak. Bazen bu, çok basit bir şeyle olur: Çayın buharını izlemek. Yolda yürürken sonbahar yapraklarını ezmemeye çalışmak. Bir sesin kaybolmasını dinlemek. Ve belki de fark etmek… İşte bu an da birazdan bitecek. Ama şimdi, burada, hâlâ seninle.
Kaynakça
Motoori Norinaga. The Concept of Mono no Aware in Japanese Literature.
Donald Richie. A Tractate on Japanese Aesthetics.
Makoto Ueda. Literary and Art Theories in Japan.